|
Gauguin
Yerli kadınların resimlerini
yapmış, tutkulu aşklar yaşamış, tüm ömrünü serüvenli yolculuklarda
geçirmiş çılgın Fransız ressam. İflah olmaz bir gezgin
Elbet, bir
aradığı vardı. Sanmayın ki onun aradığı, karmaşık dolaşık, Kaf
Dağının ardında bulunur cinsten bir şey. O yalnız her şeyin çok
güzel olduğu yeri aradı.
Tahiti
Gauguinin kaleminden, dalgalar arasında sipsivriliğiyle ilgi çeken
su basmış bir tepe. Tepeye sığınan hepi topu bir ailenin zamanla
kalabalıklaşması, mercanların da yukarılara doğru tırmanıp oralara
sağlamca yerleşmesiyle yüzlerce yıllık akıntının ortasında doğan
yeni bir ülke. Her şey çok güzel olduğu için her şeyin çok güzel
olduğu ülke.
Gauguinin
1891de gittiği ve iki yıl kaldığı bu ülkedeki anıları, Kavis Kitap
tarafından Noa Noa adıyla yayımlanmış. Fransız hükümetinin atadığı
memurluk göreviyle geldiği Tahitide sanatının doruğuna ulaşıyor
Gauguin. Ama daha önemlisi iki yıl daha yaşlanıp, yirmi yıl
gençleşiyor; vahşileşiyor ama bilgeleşiyor da Tahitide. Önce
Papeeteye geliyor; aradığı, umduğu, peşinden miller kat ettiği
şeyleri asla bulamayacağını düşündüren şehre. Çünkü Tahitinin
merkezinde bulunan bu şehir
tam bir Avrupa olmuş. Geleneklerin,
modaların, çılgınca yaşama düşkünlüklerinin, kültür gülünçlüklerinin
sömürge züppeliğiyle kaynaşmış bir karikatüründen başka bir şey
olmayan bir Avrupa şehri. Oysa Tahitili kraliçenin deyimiyle
satılmadan önce görkemli bir ülke; yüzyıllar boyu şarkı söylenen.
Durmadan şarkı söylenen durmadan bir şeyler verilen!
Avrupalıların
saldırıları ve tek tanrıcı inanç, bir çağın bu çok gelişmiş
kültürünü acımasızca silip süpürmüştü diyor Gauguin. Hele Avrupalı
misyonerlerin Cehennem damgası! Ahlaken kötü addedilen kadınlara
vurulan ve ömür boyu taşımak zorunda kaldıkları dövmeler
Oysa öte
yanda papazların baştan çıkardığı genç kızlar var. Bir soyun
göçmüşlüğünün kokuşmuşluğunun belgesiydi bu dövme, diyor Gauguin.
Bu Avrupalı
merkezden uzak kalabilmek için Papeeteyi terk ediyor Gauguin.
Çalılıklar arasında yaşayan yerlilerin hayatını paylaşarak yavaş
yavaş onların güvenini kazanacağı ve onları yakından tanımak olanağı
bulacağı yeri arıyor. Ve Maorieli
Kalp atışından başka hiçbir
şeyin duyulmadığı, Tahiti gecesi sessizliğinin yaşanabildiği yer.
Bir genç kızın içten gelen sevinci ile bir Parislinin hesaplı sevgi
gösterilerinin kolayca ayırt edilebildiği yer. Çünkü sevgi bir
Maorielinin kanında tutuşmuş bir ateş. Soluk alıp vermeyi sağlayan
gerçek besin.
İşte her çeşit
gösteriş ve yapmacıktan, her çeşit bağdan, gelenek ve
alışkanlıklardan özgür yaşamak Gauguini gerçeğe daha çok
yaklaştırıyor. Çünkü gerçek, burada, Maorielide daha yakında. Hem
burada sürekli çıplaklık, cinsel ahlak ve ahlaksızlık kavramlarını
ortadan kaldırıyor. Aralarında birbirlerinden saklamak zorunda
kalacakları hiçbir şey, hiçbir gizem bulunmuyor kadın ve erkeğin.
Sevinç ve tasaları aynı ölçüde tatmak ve paylaşmak, aynı koşullar
altında birlikte çalışmak erkeklerle kadınları birbirine Avrupalı
sevgililerden çok daha güçlü bağlıyor ve bu bağlılık mutluluğu
artırıyor.
Bir daha beni
ışıksız ve yalnız bırakma, diye yakarıyor Gauguinin Tahitili karısı
Tehura. Yine de 1893te yaşam dolu, konuksever ülke, eşsiz ülke,
özgürlüğün ve güzelliğin yurdundan ayrılacak Gauguin. |