Ana Sayfa

Hakkımızda

Kitaplarımız

Yazarlarımız

Etkinlikler

Basından - Söyleşiler

İletişim

 

 

 

 
 

 

Hadiye Yılmaz (Remzi Kitap Gazetesi)  (Mart.2009)

HER ŞEYİN ÇOK GÜZEL OLDUĞU ÜLKEYİ ARAMAK


 

 

Gauguin… Yerli kadınların resimlerini yapmış, tutkulu aşklar yaşamış, tüm ömrünü serüvenli yolculuklarda geçirmiş çılgın Fransız ressam. İflah olmaz bir gezgin… Elbet, bir aradığı vardı. Sanmayın ki onun aradığı, karmaşık dolaşık, Kaf Dağı’nın ardında bulunur cinsten bir şey. O yalnız “her şeyin çok güzel olduğu yeri” aradı.


 

Tahiti… Gauguin’in kaleminden, “dalgalar arasında sipsivriliğiyle ilgi çeken su basmış bir tepe. Tepeye sığınan hepi topu bir ailenin zamanla kalabalıklaşması, mercanların da yukarılara doğru tırmanıp oralara sağlamca yerleşmesiyle yüzlerce yıllık akıntının ortasında doğan” yeni bir ülke. Her şey çok güzel olduğu için her şeyin çok güzel olduğu ülke.


 

Gauguin’in 1891’de gittiği ve iki yıl kaldığı bu ülkedeki anıları, Kavis Kitap tarafından “Noa Noa” adıyla yayımlanmış. Fransız hükümetinin atadığı memurluk göreviyle geldiği Tahiti’de sanatının doruğuna ulaşıyor Gauguin. Ama daha önemlisi iki yıl daha yaşlanıp, yirmi yıl gençleşiyor; vahşileşiyor ama bilgeleşiyor da Tahiti’de. Önce Papeete’ye geliyor; aradığı, umduğu, peşinden miller kat ettiği şeyleri asla bulamayacağını düşündüren şehre. Çünkü Tahiti’nin merkezinde bulunan bu şehir “… tam bir Avrupa olmuş. Geleneklerin, modaların, çılgınca yaşama düşkünlüklerinin, kültür gülünçlüklerinin sömürge züppeliğiyle kaynaşmış bir karikatüründen başka bir şey olmayan” bir Avrupa şehri. Oysa Tahitili kraliçenin deyimiyle “… satılmadan önce görkemli bir ülke; yüzyıllar boyu şarkı söylenen. Durmadan şarkı söylenen durmadan bir şeyler verilen!”


 

“Avrupalıların saldırıları ve tek tanrıcı inanç, bir çağın bu çok gelişmiş kültürünü acımasızca silip süpürmüştü” diyor Gauguin. “Hele Avrupalı misyonerlerin Cehennem damgası! Ahlaken kötü addedilen kadınlara vurulan ve ömür boyu taşımak zorunda kaldıkları dövmeler… Oysa öte yanda papazların baştan çıkardığı genç kızlar var. Bir soyun göçmüşlüğünün kokuşmuşluğunun belgesiydi bu dövme,” diyor Gauguin.


 

Bu Avrupalı merkezden uzak kalabilmek için Papeete’yi terk ediyor Gauguin. “Çalılıklar arasında yaşayan yerlilerin hayatını paylaşarak yavaş yavaş onların güvenini kazanacağı ve onları yakından tanımak olanağı bulacağı” yeri arıyor. Ve Maorieli… Kalp atışından başka hiçbir şeyin duyulmadığı, Tahiti gecesi sessizliğinin yaşanabildiği yer. Bir genç kızın içten gelen sevinci ile bir Parislinin hesaplı sevgi gösterilerinin kolayca ayırt edilebildiği yer. Çünkü sevgi “bir Maorieli’nin kanında tutuşmuş bir ateş. Soluk alıp vermeyi sağlayan gerçek besin”.


 

İşte “her çeşit gösteriş ve yapmacıktan, her çeşit bağdan, gelenek ve alışkanlıklardan özgür yaşamak” Gauguin’i gerçeğe daha çok yaklaştırıyor. Çünkü gerçek, burada, Maorieli’de daha yakında. Hem burada “sürekli çıplaklık”, cinsel ahlak ve ahlaksızlık kavramlarını ortadan kaldırıyor. Aralarında birbirlerinden saklamak zorunda kalacakları hiçbir şey, hiçbir gizem bulunmuyor kadın ve erkeğin. Sevinç ve tasaları aynı ölçüde tatmak ve paylaşmak, aynı koşullar altında birlikte çalışmak erkeklerle kadınları birbirine Avrupalı sevgililerden çok daha güçlü bağlıyor ve bu bağlılık mutluluğu artırıyor.


 

Bir daha beni ışıksız ve yalnız bırakma, diye yakarıyor Gauguin’in Tahitili karısı Tehura. Yine de 1893’te “yaşam dolu, konuksever ülke, eşsiz ülke, özgürlüğün ve güzelliğin yurdu”ndan ayrılacak Gauguin.

 

    Copyright (C) 2009, Fedai Çakır