Ana Sayfa

Hakkımızda

Kitaplarımız

Yazarlarımız

Etkinlikler

Basından - Söyleşiler

İletişim

 

 

 

 
 

 

Gamze Akdemir (Cumhuriyet Kitap eki)  (27 Ağustos.2009)

'KİN VE NEFRET KAYNAĞI TOPRAKSIZLIKTIR'


 
'Bucaklar'

Osman ŞAHİN

İki dünya arasında gelip gidenlerin öyküsüdür bu. Bu dünyada cenneti kısa cehennemi hayli uzun yaşayanların öyküsüdür. Bir ana kuzusu, babanın burnunun sızlayan direği, evladı iken, soğuk, hınç dolu, intikam ateşiyle dolu ölüm makinesi olabilme haline yakın plandır. Onları bu hale sokanlara da öyle... 
Törenin her iki tarafta kurbanı olanların içgüdülerine, yüreklerinde esen fırtınalara, gelgitlere değerek kaleme alınmış bir roman, “Bucaklar” sözün konusu. Aslında gerçeğin ta kendisi “Bucaklar”. İnsan olma halini tüm zaaflarıyla ele alıyor. Usta yazar Osman Şahin ile yeni kitabını ve töre terörünü konuştuk.

İlk soruda kan davası sarmalı olan kitabınızda bir notunuz var onunla başlamak istiyorum söze: '1957'de 17 yaşımda, öğretmenliklerini yaptığım sevgili öğrencilerimin pek çoğunun öldürüldüğü acımasız kan davasını yazmak boynumun borcuydu'. Bu ağır gerçeği açar mısınız hem yazar hem Osman Şahin olarak?

Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsü'nde okumuş bir insan olarak şunu söyleyebilirim: Yeryüzü insanlığının en suçsuz, günahsız, temiz, meleksel insanlarının toplandığı yer ilkokullardır. İlkokulların niteliğini başka hiçbir yerde, stadyumda, camide, kilisede, sinemada, konser salonlarında bulamazsınız. Çocukluk çağı, insan soyunun 'altın çağı', 'arı çağı'dır, 'süt' dönemidir. Çocuğa ilk vatandaşlık bilincinin, ilk toplumsallık duygusunun verildiği yerlerdir ilkokullar.

Köy Enstitülerinde bize verilen eğitimde, insanları Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi 'ötekileştirme' kavramları, karşıt gruplara bölme anlayışları yoktur. Aksine, farklılıkları kaynaştırma, bir araya getirme anlayışı vardı. Bu da bize insana ve toprağa, yaşanılan koşullara doğru bakmamızı sağlamıştır. Bucak Aşireti köyü Kalemli'de, otuza yakın öğrencimin üçte biri ağa, geri kalanı maraba çocuklarıydı. Onlara elimden geldiğince eşit davranmaya, kendilerini oldukları gibi görmeye çalıştım. Her çocuk doğanın yeni bir denemesi, yeni bir sesi ve parmak izidir. Gelişmenin, büyümenin el değmemiş simgeleridir onlar. Dostluk ettim onlarla, el ele tutuştum, lokmalarımızı paylaştık. Dağlara, nehirlere yürüdük. Taş attık. Temiz çocuklardı. Avucunuza yeni düşmüş su damlası örneği. Onlar da beni çok sevdiler. Bucaklar romanının kahramanı Adnan Bucak, o zamanlar altı yaşındaydı ve en küçükleriydi. Az ve öz konuşan, yüz hatları düzgün, güzel, ağırbaşlı ve zeki bir çocuktu. Gelecekte, doktor, mühendis, avukat, kimyager olmayı düşünüyorlardı. Ne yazık ki çıkan kan davası nedeniyle yaşamları ölümlerle, korkularla, ağıtlarla paramparça edildi. Gülüşlerindeki çocuksu tazelik kaldı aklımda. Öğretmen ve aydın olarak bana, “Bunları yazmak boynumun borcuydu,” dedirten bu duygudur işte.

Töre… Bu dürtüyü, bu dürtüye yenik “düşürülenleri”, “neden böyle geldiğine ve manzaraya bakılırsa böyle gideceğine” yakın plan ve acı bir emsal Bucaklar. Nedir hal yolu? Öyle şehir klişesi bildik çözüm önerileri değil tabii sorduğum. Etten kemikten, coğrafyanın gerçekleriyle örtüşen önerilerden bahsediyorum nedir bu hal yolu derken? Ve toprak reformu konusunu da deyim yerindeyse deşmeli bu soruda yapıtınızla ilişkilendirerek?

Bütün kin ve nefret duygularının temel zehir kaynağı “topraksızlık”tır. Daha fazla toprağa sahip olmak isteyen aşiretler kanla beslerler kendilerini. Kan kaynağı nasıl olsa hazırdır önlerinde ve sınırsızdır. Töre ve gelenek adı altında, Mardin’in Bilge köyünde çocuk, kadın demeden yapılan katliamda, öldürülen 44 kişinin arka planında toprak davası vardır. Ve gelecekte buna benzer olaylar yüzümüze tokat gibi inecektir daha. Çünkü sizin de belirttiğiniz gibi “şehir klişesi bildik çözüm önerileriyle” olmaz bu. Asmalımescit aydınları, TV’ler, kokakola, cep telefonu gidince oraların uygarlaştığını sanıyorlar. Dünyada artmayan, eksilen tek şey topraktır. Toprak yaşamın siyah kanıdır. Topraksız dünya olamaz. Toprağa sahip olanlar zenginleşirler, olmayanlar ekmeksiz kalırlar. Ekmeksiz, işsiz bir insan özgür olamaz. Her yerde aşağılanır. Asıl özgürlük, insanın kendi akıl bilincine, öz bilincine kavuşmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı dişe diş verilen büyük savaşlardan sonra kuruldu. Toprak ağalığı, şeyhlik gibi ortaçağ kalıntılarının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunlar zamanında yapılmış olsaydı ne Kürt sorunu olurdu, ne de milyonlarca işsiz köylü dışlanmışlık duygusu içinde olurdu. Ama Atatürk’ün ömrü yetmedi. İsmet İnönü döneminde de İkinci Dünya Savaşı çıktı. Ardından çok partili düzene geçildi. Gericiliğin, şeyhliği, ağalığın baş düşmanı ve Kurtuluş Savaşı’nın içerideki devamı sayılan Köy Enstitüleri kapatıldı. Böylece Kurtuluş Savaşı tamamlanamadı, yarım kaldı. Mütareke dönemine geri dönüldü.

Sandık ve oy kaygısı, insan aklının, düşünmenin yerine geçti. Yüzde sekseni okuma yazma bilmeyen köylünün önüne seçim sandığını koyarsan, sandıktan Atatürk değil, tarikatlarla, emperyalizmin çıkacağı belliydi. Öyle de oldu. Toprak ağaları, şeyhler milletvekili oldular. Toprak onlarda, öbür dünyanın tekeli onlarda. Buyruk verme, kaymakam, vali, yargıç, polis, öğretmen, jandarma atamaları, tapu, vergi, askerlik işleri, tüfek, tabanca yine onlarda. Toprak ağalığı ile din ağalığı ‘Şeyhlik’, 1946 seçimlerinden beri sandıklara oy yumurtlayan dev birer tavuğa dönüştü. Sandığa yirmi beş-otuz bin müridin -ayet kültürüyle beyinleri boşaltılmış müridin- küflenmiş paslı oyları akınca ve sandık açılınca 28 ayar altına dönüşüyor ve bunun adı da ‘milli irade’ oluyor. Ahlaksızı, hırsızı sandığa sokup çıkardığınız zaman sütten çıkmış ak kaşığa dönüşüyor.

ŞEYHLERİN ÖPÜLESİ (!) ELLERİ

1946’dan beri ülkemizde oynanan ve adına “Özgürlük, demokrasi” denilen oyunun adı budur. Partiler, aşiret oylarını alabilmek için ‘ağalık-şeyhlik’ duvarını yıkacakları yerde, o duvarları sürekli cilalamışlar, parlatmışlar, kalınlaştırmışlardır. Sur üstüne sur dikmişlerdir. Fethullah Gülen tarikatı bu surların en büyüğüdür.

Öğretmenlik yaptığım 1957-58’lerde Mardin’in Cizre İlçesinde, yörenin en büyük Şeyhi ve ağası Şeyh Seydo yaşardı. Menderes, Mardin’e geldiğinde bu Şeyh’in elini öpmüştür. Mardin Valisi, işlerinin çokluğu nedeniyle, Şeyh hazretlerinin yemeğine katılamayınca, Şeyh Seydo, buna alınmış, Vali’yi, makamında bizzat tokatlamış sonrada elini kolunu sallaya sallaya çekmiş gitmiştir. Bu olay o dönemin gazetelerinde yer almıştır. 

Olayı duyan Ankara, Şeyh Seydo’yu değil, Vali’yi azarlamış, gidip Şeyh’ten özür dilemesi istenmiştr. Ne yazık ki Vali de bu isteği yerine getirmiştir. Aynı yıllarda Menderes’in Saidi Nursi’yi, Ayfon’un Sandık İlçesinde selamladığı biliniyor. Sözüm ona bunlar demokrasi adına yapılıyordu. Böylece şeyhlerden ve toprak ağalarından gelecek olan milyonlarca oy musluğunun seçim sandığına akıtılması sağlanmıştır. Ve bu olmuştur. 

Devlet onurunun, toprakların birkaç yüz kişiye tapulanmasıdır bu. Yüzbinlerce, milyonlarca seçmenle konuşup onları ikna edeceğinize, gider onların şeyhi ve ağasıyla anlaşırdınız, olur biterdi. Parti başkanları koltuklarına çivi ile çakıldıkları için, parti ağalarıyla şeyhler ve ağalarla aralarında bir farkları yoktur. 

Milyonlarca okumasız, yazmasız, muska ve sadaka kültürüyle donanmış seçmenler, ağaları ve şeyhleri adına el kaldırırlar, oy kullanırlar. Meclisteki ‘seçilmişler’ de başbakanları adına el kaldırırlar, oy kullanırlar. Aslında kaldırılan bütün eller bir tek eldir, o da Başbakanın, parti başkanlarının elidir. 

Böylece ‘demokrasi-özgürlük’ oyunuyla, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyeti, şeyhlerin, ağaların ve işbirlikçilerin, yalakaların, yani dört pençeli kargaların eline düşmüştür. Köy Enstitülerini, bağımsızlığı, Atatürk’ü ve onun ordusunu savunan pek çok büyük aydınımız ve üniversite rektörleri hapislere atılmışlardır. Bu bir karşı devrimdir ve yıllardan beri yaşadığımız, acı çektiğimiz, çok ağır bir utanç dönemidir. 

VER SİLAHI ÇOCUĞUN ELİNE!

İki dünya arasında gidip gelenlerin öyküsü, bu dünyada cenneti kısa, cehennemi hayli uzun yaşayanların öyküsü ‘Bucaklar’ değil mi? 

Bu yorumunuz çok yerinde ve doğrudur. Babası, amcası, ağabeyleri, amcaoğlu ve yakın akrabaları öldürülen bir çocuk, aslında aşağılanmış, hor görülmüş bir çocuktur. Bu çocuğun silaha sarılarak gece gündüz hasımlarına karşı kin ve nefret duyguları içinde olması, yetiştiği koşullara göre doğrudur. Ülkesi saldırıya uğrayan insanların saldırgana karşı durmaya çalışmaları gibi. 

Böylesi durumlarda, boyunuzu aşan bir öfke seli, bilincinizi adeta kilitler, yokeder. Kontrolünüzü yitirir, dilsiz olursunuz. Uyursunuz ama uykunuz, gücünüzü toplamaya yetmez. Kurşun sesleri, öldürmeler, ağıtlar, çığlıklar, tabutlar. İnsanla dolup taşan mezarlıklar, taziyeye gelenler, gidenler –ki içlerinde katillerde vardır– durmak bilmeyen bir çalar saat gibi öter içinizde. Dondurucu bir soğuklukla bakarsınız çevrenize. 

Kahramanımız sevgili Adnan Bucak, on üç-on dört yaşlarında bunları yaşamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sokularak, Bucaklı, Urfa Senatörü Dişçi Hasan Oral Ağa’yı vurmaya özendirilmiş, bunun için eğitilmiştir. O yaşlarda bir çocuğun sırtına yüklenen sorumluluğun ve yükün ağırlığına bakın siz.. 

ONUR TERAZİSİ

Bir ana kuzusu, babanın burnunun sızlayan direği oğlu, evladı iken, soğuk, hınç dolu, intikam ateşiyle dolu ölüm makinesi olabilme hali.. Sonra onur terazisi olayı.. Onlara göre bu yalnızca halkın elindedir.. kimin onurunun ne kadar çektiğinin tek ölçüsünü, gramı gramına halkın sağduyusu belirler. Siverek halkı da romanda bunu yapıyordur. Ve Adnan şimdi bu şaşmaz ölçünün içindedir.. Kodları, kurallarına birkaç ‘can alıcı’ örnek verir misiniz özellikle töreyle iyiki de tanışmamış olan okurlara.. 

“Kimin onurunun ne kadar çektiğinin tek ölçüsünü, gramı gramına Siverek halkının sağduyusu belirler” sözünüz çok doğru ve yerindedir. İzin verirseniz Siverek’ten ve tarihinden kısaca sözedeyim. 

Siverek, Urfa- Mardin, Diyarbakır üçgeninde, tarihi yedi bin yıllara dayanan, Sümer’e, Hitit’e giden eski bir kenttir. Kendine özgü, zengin folklörü, ve halkın ortak belleği sayılan yüzlerce atasözü ve deyimleri vardır. 
El dokumaları, halıları özgündür. Yerel erkek ve kadın giyimleri, kadın başlıkları takıları yine öyledir. Çok güçlü davranış ve konuk ağırlama kültürleri vardır. Konuklarını göğüslerine dolayarak ağırlarlar adeta. ‘Kirvelik’ geleneği ile ‘Taziye-yas geleneği’ güçlüdür. Yaşamın değişkenliğini anlatan güzel sözleri vardır. “Hayat dediğin gölge gibidir, bir o yana, bir bu yana” gibi.. 

Sessiz görünen halkın güçlü sezgileri, ermiş, bilge yanları vardır. Öldürülen yakınının öcünü almayan insana selam vermezler, adamdan saymazlar onu. Bu bir toplumsal denetlemedir, kan davasını dolaylı şekilde desteklemedir. Bir Siverek atasözü şöyle der: “Öküz ölür derisi kalır, yiğit ölür, namı kalır.” 

EŞKIYALARA BAKIN HELE! 

Ünlü eşkıyaların öykülerini de okuyoruz dediğiniz gibi.. Bir Ramazanı Halil.. 12 leşi var. Ya Bekiro.. Bilinen 8 leşi olduğu.. Kendi dramları şahsına münhasır, ardından nice ağıt yakıladurur öldürüldüklerinde.. Öykünün çatısında düşmanlıkları, katillikleriyle olduğu kadar yürekleriyle, dostluklarıyla ve insanca halleriyle de yer alıyorlar kahramanlar.. 

Yaptıklarını onaylamak adına elbette değil ama sebep-sonuç ilişkisini açık etmek adına gizli bir yöntem mi demeli.. Çatıyı, kahramanları, olayları ele alırken bu bağlamda oluşturmayı tercih ettiğiniz biçemi mutlaka sormalıyım size”? 

Öğretmenlik yaptığım 1957-58 yıllarında Siverek çevresinde yüzden fazla eşkıya dolaşırdı. Bekiro, Çermikli Emin, Beyrolar en ünlüleriydi. Siverek’in en azgın eşkiyası Ramazanı Halil’i, romanda yazdığım gibi sıradan, korkak bir köylü öldürmüştür. Bekiro’ya gelince, onu tanıdım. 

1958 Şubat’ında çok yağmurlu soğuk bir gecede okula sığındı. Ortadan az kısa boylu, düzgün yüzlü, bıyıklı, az konuşan, çevik biriydi. Üstübaşı ıpıslaktı. Altmış kilo ağırlığının üstünde en az kırk kilo fişeklik, mermi, silah ve el bombası vardı. Bana hiç korku vermedi. İkramımı kabul etmedi. Üzerinin ıslaklığıyla köşeye uzandı. Yağmur kesilince sessizce kalktı, gitti. Çok dürüst, kadına, kimsesize el kaldırmayan, mert bir eşkıya olarak bilinir sevilirdi.

Eşkıyalar, ömürlerince kaçmanın, pusu kurmanın ustasıdırlar. Saçlarını acımasız kan davalarının döndürdüğü değirmenlerde ağartmışlardır. Ömürlerince hasımlarıyla inatlaşmışlardır. İnatlaşma bir tür beyin kilitlenmesidir, bir düşünce boşluğuna düşmektir. Düşmanlı olarak kuşkulu olmaktır. Kuşku ızdırap verici bir duygudur, yorar bitirir insanı. İç çatışmalar, her an vurulacağı korkusuyla kendi üstüne katlanır, donar, kalır. 

BİR KURAN'I KERİM, BİR SİLAH! 

Doğuda ve Güneydoğuda sosyologların ve toplumbilimcilerin araştırmaları gereken önemli bir konu da silah tutkusudur. Silah onların ayrılmaz bir parçasıdır. Marabanın yiyeceği yoktur ama silahı vardır. Silah tutkusu bir kök gibi yerleşmiştir içlerine. Nedeni korkudur. Yaşadığı ortama olan güvensizliğidir. 

Bir de davalı aşiretlerde erkek çocuk kıymetlidir. Erkek çocuk başlı başına bir silah ve güçtür. Hamile kadınlar için: “Geline de bak maşallah, oğlan doğurur inşallah” tekerlemeleri düzülür. Doğan erkek çocuk için havaya kurşun sıkılır. Erkek doğuran anaya ‘Başana’ denir. 

Doğan erkek çocuğun başucuna Kuran’ı Kerim ile bir silah bırakılır; “gelecekte adını sanını korusun, sınama günlerinde cesur ve yürekli olsun” diye. Aşiret evlerindeki erkeklerin çokluğu silah ve cephane demektir. Günlük yaşamlarında düşmanlık konuşulur, öç alma planları yapılır. Böylece düşmanlık duygusu depolaşır içlerinde.

 

    Copyright (C) 2009, Fedai Çakır