|
'Bucaklar'
Osman
ŞAHİN
İki dünya arasında gelip gidenlerin öyküsüdür bu. Bu
dünyada cenneti kısa cehennemi hayli uzun yaşayanların öyküsüdür.
Bir ana kuzusu, babanın burnunun sızlayan direği, evladı iken, soğuk,
hınç dolu, intikam ateşiyle dolu ölüm makinesi olabilme haline yakın
plandır. Onları bu hale sokanlara da öyle...
Törenin her iki tarafta kurbanı
olanların içgüdülerine, yüreklerinde esen fırtınalara, gelgitlere
değerek kaleme alınmış bir roman, Bucaklar sözün konusu. Aslında
gerçeğin ta kendisi Bucaklar. İnsan olma halini tüm zaaflarıyla
ele alıyor. Usta yazar Osman Şahin ile yeni kitabını ve töre
terörünü konuştuk.
İlk soruda kan davası sarmalı olan kitabınızda bir notunuz
var onunla başlamak istiyorum söze: '1957'de 17 yaşımda,
öğretmenliklerini yaptığım sevgili öğrencilerimin pek çoğunun
öldürüldüğü acımasız kan davasını yazmak boynumun borcuydu'. Bu ağır
gerçeği açar mısınız hem yazar hem Osman Şahin olarak?
Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsü'nde okumuş bir insan olarak şunu
söyleyebilirim: Yeryüzü insanlığının en suçsuz, günahsız, temiz,
meleksel insanlarının toplandığı yer ilkokullardır. İlkokulların
niteliğini başka hiçbir yerde, stadyumda, camide, kilisede, sinemada,
konser salonlarında bulamazsınız. Çocukluk çağı, insan soyunun 'altın
çağı', 'arı çağı'dır, 'süt' dönemidir. Çocuğa ilk vatandaşlık
bilincinin, ilk toplumsallık duygusunun verildiği yerlerdir
ilkokullar.
Köy
Enstitülerinde bize verilen eğitimde, insanları Kürt, Türk, Arap,
Çerkez, Alevi, Sünni gibi 'ötekileştirme' kavramları, karşıt
gruplara bölme anlayışları yoktur. Aksine, farklılıkları kaynaştırma,
bir araya getirme anlayışı vardı. Bu da bize insana ve toprağa,
yaşanılan koşullara doğru bakmamızı sağlamıştır. Bucak Aşireti köyü
Kalemli'de, otuza yakın öğrencimin üçte biri ağa, geri kalanı maraba
çocuklarıydı. Onlara elimden geldiğince eşit davranmaya, kendilerini
oldukları gibi görmeye çalıştım. Her çocuk doğanın yeni bir denemesi,
yeni bir sesi ve parmak izidir. Gelişmenin, büyümenin el değmemiş
simgeleridir onlar. Dostluk ettim onlarla, el ele tutuştum,
lokmalarımızı paylaştık. Dağlara, nehirlere yürüdük. Taş attık.
Temiz çocuklardı. Avucunuza yeni düşmüş su damlası örneği. Onlar da
beni çok sevdiler. Bucaklar romanının kahramanı Adnan Bucak, o
zamanlar altı yaşındaydı ve en küçükleriydi. Az ve öz konuşan, yüz
hatları düzgün, güzel, ağırbaşlı ve zeki bir çocuktu. Gelecekte,
doktor, mühendis, avukat, kimyager olmayı düşünüyorlardı. Ne yazık
ki çıkan kan davası nedeniyle yaşamları ölümlerle, korkularla,
ağıtlarla paramparça edildi. Gülüşlerindeki çocuksu tazelik kaldı
aklımda. Öğretmen ve aydın olarak bana, Bunları yazmak boynumun
borcuydu, dedirten bu duygudur işte.
Töre
Bu dürtüyü, bu dürtüye yenik düşürülenleri, neden
böyle geldiğine ve manzaraya bakılırsa böyle gideceğine yakın plan
ve acı bir emsal Bucaklar. Nedir hal yolu? Öyle şehir klişesi bildik
çözüm önerileri değil tabii sorduğum. Etten kemikten, coğrafyanın
gerçekleriyle örtüşen önerilerden bahsediyorum nedir bu hal yolu
derken? Ve toprak reformu konusunu da deyim yerindeyse deşmeli bu
soruda yapıtınızla ilişkilendirerek?
Bütün
kin ve nefret duygularının temel zehir kaynağı topraksızlıktır.
Daha fazla toprağa sahip olmak isteyen aşiretler kanla beslerler
kendilerini. Kan kaynağı nasıl olsa hazırdır önlerinde ve
sınırsızdır. Töre ve gelenek adı altında, Mardinin Bilge köyünde
çocuk, kadın demeden yapılan katliamda, öldürülen 44 kişinin arka
planında toprak davası vardır. Ve gelecekte buna benzer olaylar
yüzümüze tokat gibi inecektir daha. Çünkü sizin de belirttiğiniz
gibi şehir klişesi bildik çözüm önerileriyle olmaz bu.
Asmalımescit aydınları, TVler, kokakola, cep telefonu gidince
oraların uygarlaştığını sanıyorlar. Dünyada artmayan, eksilen tek
şey topraktır. Toprak yaşamın siyah kanıdır. Topraksız dünya olamaz.
Toprağa sahip olanlar zenginleşirler, olmayanlar ekmeksiz kalırlar.
Ekmeksiz, işsiz bir insan özgür olamaz. Her yerde aşağılanır. Asıl
özgürlük, insanın kendi akıl bilincine, öz bilincine kavuşmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı dişe diş verilen büyük
savaşlardan sonra kuruldu. Toprak ağalığı, şeyhlik gibi ortaçağ
kalıntılarının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunlar zamanında
yapılmış olsaydı ne Kürt sorunu olurdu, ne de milyonlarca işsiz
köylü dışlanmışlık duygusu içinde olurdu. Ama Atatürkün ömrü
yetmedi. İsmet İnönü döneminde de İkinci Dünya Savaşı çıktı.
Ardından çok partili düzene geçildi. Gericiliğin, şeyhliği, ağalığın
baş düşmanı ve Kurtuluş Savaşının içerideki devamı sayılan Köy
Enstitüleri kapatıldı. Böylece Kurtuluş Savaşı tamamlanamadı, yarım
kaldı. Mütareke dönemine geri dönüldü.
Sandık
ve oy kaygısı, insan aklının, düşünmenin yerine geçti. Yüzde sekseni
okuma yazma bilmeyen köylünün önüne seçim sandığını koyarsan,
sandıktan Atatürk değil, tarikatlarla, emperyalizmin çıkacağı
belliydi. Öyle de oldu.
Toprak ağaları, şeyhler milletvekili oldular. Toprak onlarda,
öbür dünyanın tekeli onlarda. Buyruk verme, kaymakam, vali, yargıç,
polis, öğretmen, jandarma atamaları, tapu, vergi, askerlik işleri,
tüfek, tabanca yine onlarda. Toprak ağalığı ile din ağalığı Şeyhlik, 1946 seçimlerinden beri
sandıklara oy yumurtlayan dev birer tavuğa dönüştü. Sandığa yirmi
beş-otuz bin müridin -ayet kültürüyle beyinleri boşaltılmış müridin-
küflenmiş paslı oyları akınca ve sandık açılınca 28 ayar altına
dönüşüyor ve bunun adı da milli irade oluyor. Ahlaksızı, hırsızı
sandığa sokup çıkardığınız zaman sütten çıkmış ak kaşığa dönüşüyor.
ŞEYHLERİN ÖPÜLESİ (!) ELLERİ
1946dan beri ülkemizde oynanan ve adına Özgürlük, demokrasi
denilen oyunun adı budur. Partiler, aşiret oylarını alabilmek için
ağalık-şeyhlik duvarını yıkacakları yerde, o duvarları sürekli
cilalamışlar, parlatmışlar, kalınlaştırmışlardır. Sur üstüne sur
dikmişlerdir. Fethullah Gülen tarikatı bu surların en büyüğüdür.
Öğretmenlik yaptığım 1957-58lerde Mardinin Cizre İlçesinde,
yörenin en büyük Şeyhi ve ağası Şeyh Seydo yaşardı. Menderes,
Mardine geldiğinde bu Şeyhin elini öpmüştür. Mardin Valisi,
işlerinin çokluğu nedeniyle, Şeyh hazretlerinin yemeğine
katılamayınca, Şeyh Seydo, buna alınmış, Valiyi, makamında bizzat
tokatlamış sonrada elini kolunu sallaya sallaya çekmiş gitmiştir. Bu
olay o dönemin gazetelerinde yer almıştır.
Olayı
duyan Ankara, Şeyh Seydoyu değil, Valiyi azarlamış, gidip Şeyhten
özür dilemesi istenmiştr. Ne yazık ki Vali de bu isteği yerine
getirmiştir. Aynı yıllarda Menderesin Saidi Nursiyi, Ayfonun
Sandık İlçesinde selamladığı biliniyor. Sözüm ona bunlar demokrasi
adına yapılıyordu. Böylece şeyhlerden ve toprak ağalarından gelecek
olan milyonlarca oy musluğunun seçim sandığına akıtılması
sağlanmıştır. Ve bu olmuştur.
Devlet
onurunun, toprakların birkaç yüz kişiye tapulanmasıdır bu.
Yüzbinlerce, milyonlarca seçmenle konuşup onları ikna edeceğinize,
gider onların şeyhi ve ağasıyla anlaşırdınız, olur biterdi. Parti
başkanları koltuklarına çivi ile çakıldıkları için, parti ağalarıyla
şeyhler ve ağalarla aralarında bir farkları yoktur.
Milyonlarca okumasız, yazmasız, muska ve sadaka kültürüyle donanmış
seçmenler, ağaları ve şeyhleri adına el kaldırırlar, oy kullanırlar.
Meclisteki seçilmişler de başbakanları adına el kaldırırlar, oy
kullanırlar. Aslında kaldırılan bütün eller bir tek eldir, o da
Başbakanın, parti başkanlarının elidir.
Böylece demokrasi-özgürlük oyunuyla, Gazi Mustafa Kemal Atatürkün
cumhuriyeti, şeyhlerin, ağaların ve işbirlikçilerin, yalakaların,
yani dört pençeli kargaların eline düşmüştür. Köy Enstitülerini,
bağımsızlığı, Atatürkü ve onun ordusunu savunan pek çok büyük
aydınımız ve üniversite rektörleri hapislere atılmışlardır. Bu bir
karşı devrimdir ve yıllardan beri yaşadığımız, acı çektiğimiz, çok
ağır bir utanç dönemidir.
VER
SİLAHI ÇOCUĞUN ELİNE!
İki dünya arasında gidip gelenlerin öyküsü, bu dünyada cenneti kısa,
cehennemi hayli uzun yaşayanların öyküsü Bucaklar değil mi?
Bu
yorumunuz çok yerinde ve doğrudur. Babası, amcası, ağabeyleri,
amcaoğlu ve yakın akrabaları öldürülen bir çocuk, aslında
aşağılanmış, hor görülmüş bir çocuktur. Bu çocuğun silaha sarılarak
gece gündüz hasımlarına karşı kin ve nefret duyguları içinde olması,
yetiştiği koşullara göre doğrudur. Ülkesi saldırıya uğrayan
insanların saldırgana karşı durmaya çalışmaları gibi.
Böylesi durumlarda, boyunuzu aşan bir öfke seli, bilincinizi adeta
kilitler, yokeder. Kontrolünüzü yitirir, dilsiz olursunuz. Uyursunuz
ama uykunuz, gücünüzü toplamaya yetmez. Kurşun sesleri, öldürmeler,
ağıtlar, çığlıklar, tabutlar. İnsanla dolup taşan mezarlıklar,
taziyeye gelenler, gidenler ki içlerinde katillerde vardır durmak
bilmeyen bir çalar saat gibi öter içinizde. Dondurucu bir soğuklukla
bakarsınız çevrenize.
Kahramanımız sevgili Adnan Bucak, on üç-on dört yaşlarında bunları
yaşamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisine sokularak, Bucaklı, Urfa
Senatörü Dişçi Hasan Oral Ağayı vurmaya özendirilmiş, bunun için
eğitilmiştir. O yaşlarda bir çocuğun sırtına yüklenen sorumluluğun
ve yükün ağırlığına bakın siz..
ONUR TERAZİSİ
Bir ana kuzusu, babanın burnunun sızlayan direği oğlu,
evladı iken, soğuk, hınç dolu, intikam ateşiyle dolu ölüm makinesi
olabilme hali.. Sonra onur terazisi olayı.. Onlara göre bu yalnızca
halkın elindedir.. kimin onurunun ne kadar çektiğinin tek ölçüsünü,
gramı gramına halkın sağduyusu belirler. Siverek halkı da romanda
bunu yapıyordur. Ve Adnan şimdi bu şaşmaz ölçünün içindedir..
Kodları, kurallarına birkaç can alıcı örnek verir misiniz
özellikle töreyle iyiki de tanışmamış olan okurlara..
Kimin
onurunun ne kadar çektiğinin tek ölçüsünü, gramı gramına Siverek
halkının sağduyusu belirler sözünüz çok doğru ve yerindedir. İzin
verirseniz Siverekten ve tarihinden kısaca sözedeyim.
Siverek, Urfa- Mardin, Diyarbakır üçgeninde, tarihi yedi bin yıllara
dayanan, Sümere, Hitite giden eski bir kenttir. Kendine özgü,
zengin folklörü, ve halkın ortak belleği sayılan yüzlerce atasözü ve
deyimleri vardır.
El dokumaları, halıları özgündür.
Yerel erkek ve kadın giyimleri, kadın başlıkları takıları yine
öyledir. Çok güçlü davranış ve konuk ağırlama kültürleri vardır.
Konuklarını göğüslerine dolayarak ağırlarlar adeta. Kirvelik
geleneği ile Taziye-yas geleneği güçlüdür. Yaşamın değişkenliğini
anlatan güzel sözleri vardır. Hayat dediğin gölge gibidir, bir o
yana, bir bu yana gibi..
Sessiz
görünen halkın güçlü sezgileri, ermiş, bilge yanları vardır.
Öldürülen yakınının öcünü almayan insana selam vermezler, adamdan
saymazlar onu. Bu bir toplumsal denetlemedir, kan davasını dolaylı
şekilde desteklemedir. Bir Siverek atasözü şöyle der: Öküz ölür
derisi kalır, yiğit ölür, namı kalır.
EŞKIYALARA BAKIN HELE!
Ünlü eşkıyaların öykülerini de okuyoruz dediğiniz gibi..
Bir Ramazanı Halil.. 12 leşi var. Ya Bekiro.. Bilinen 8 leşi olduğu..
Kendi dramları şahsına münhasır, ardından nice ağıt yakıladurur
öldürüldüklerinde.. Öykünün çatısında düşmanlıkları, katillikleriyle
olduğu kadar yürekleriyle, dostluklarıyla ve insanca halleriyle de
yer alıyorlar kahramanlar..
Yaptıklarını onaylamak adına elbette değil ama sebep-sonuç
ilişkisini açık etmek adına gizli bir yöntem mi demeli.. Çatıyı,
kahramanları, olayları ele alırken bu bağlamda oluşturmayı tercih
ettiğiniz biçemi mutlaka sormalıyım size?
Öğretmenlik yaptığım 1957-58 yıllarında Siverek çevresinde yüzden
fazla eşkıya dolaşırdı. Bekiro, Çermikli Emin, Beyrolar en
ünlüleriydi. Siverekin en azgın eşkiyası Ramazanı Halili, romanda
yazdığım gibi sıradan, korkak bir köylü öldürmüştür. Bekiroya
gelince, onu tanıdım.
1958
Şubatında çok yağmurlu soğuk bir gecede okula sığındı. Ortadan az
kısa boylu, düzgün yüzlü, bıyıklı, az konuşan, çevik biriydi.
Üstübaşı ıpıslaktı. Altmış kilo ağırlığının üstünde en az kırk kilo
fişeklik, mermi, silah ve el bombası vardı. Bana hiç korku vermedi.
İkramımı kabul etmedi. Üzerinin ıslaklığıyla köşeye uzandı. Yağmur
kesilince sessizce kalktı, gitti. Çok dürüst, kadına, kimsesize el
kaldırmayan, mert bir eşkıya olarak bilinir sevilirdi.
Eşkıyalar, ömürlerince kaçmanın, pusu kurmanın ustasıdırlar.
Saçlarını acımasız kan davalarının döndürdüğü değirmenlerde
ağartmışlardır. Ömürlerince hasımlarıyla inatlaşmışlardır. İnatlaşma
bir tür beyin kilitlenmesidir, bir düşünce boşluğuna düşmektir.
Düşmanlı olarak kuşkulu olmaktır. Kuşku ızdırap verici bir duygudur,
yorar bitirir insanı. İç çatışmalar, her an vurulacağı korkusuyla
kendi üstüne katlanır, donar, kalır.
BİR KURAN'I KERİM, BİR SİLAH!
Doğuda
ve Güneydoğuda sosyologların ve toplumbilimcilerin araştırmaları
gereken önemli bir konu da silah tutkusudur. Silah onların ayrılmaz
bir parçasıdır. Marabanın yiyeceği yoktur ama silahı vardır. Silah
tutkusu bir kök gibi yerleşmiştir içlerine. Nedeni korkudur.
Yaşadığı ortama olan güvensizliğidir.
Bir de
davalı aşiretlerde erkek çocuk kıymetlidir. Erkek çocuk başlı başına
bir silah ve güçtür. Hamile kadınlar için: Geline de bak maşallah,
oğlan doğurur inşallah tekerlemeleri düzülür. Doğan erkek çocuk
için havaya kurşun sıkılır. Erkek doğuran anaya Başana denir.
Doğan
erkek çocuğun başucuna Kuranı Kerim ile bir silah bırakılır;
gelecekte adını sanını korusun, sınama günlerinde cesur ve yürekli
olsun diye. Aşiret evlerindeki erkeklerin çokluğu silah ve cephane
demektir. Günlük yaşamlarında düşmanlık konuşulur, öç alma planları
yapılır. Böylece düşmanlık duygusu depolaşır içlerinde. |