Ana Sayfa

Hakkımızda

Kitaplarımız

Yazarlarımız

Etkinlikler

Basından - Söyleşiler

İletişim

 

 

 

 
 

 

 Cumhuriyet Gazetesi Kitap eki  (12 Kasım 2009)

 


 

Çatlamanın ince sesi…

D.H. Lawrence, bizde daha çok Oğullar ve Sevgililer, Gökkuşağı, Lady Chatterley’in Sevgilisi romanlarıyla tanınıyor. İngiliz edebiyatının bu sıra dışı, verimli yazarını tanımak için bu yeterli değil. Lawrence, kısa yaşamına sayısız deneme, roman, kısa roman, öykü, inceleme, gezi yazısı sığdırmış. Üstelik önceki yüzyılın bu ilginç kişisi, kendi uyumsuz, çekici karakterini yapıtlarıyla da ortaya koymuş. Belki bu nedenle, yazdıkları kadar kendisi hakkında yazılanlar da çok okunur olmuş. Uğurböceği (Ladybird), Lawrence’ın Amerikan edebiyatı üstüne denemeler kaleme aldığı bir dönemde yazılmış.

 

Uğurböceği tipik bir Lawrence anarşistini, Kont Dionys’u ve büyük savaşla aristokrasi arasındaki ilişkileri aktarıyor. Dionys, insan yaşamının makineleşmesine karşı öfkesini bir yalvaç tavrıyla haykırdığı için ister istemez kendisini okurken aslında Lawrence’ı dinlemiş oluyoruz. Yani, yakın çevresinin deyimiyle Lorenzo’yu.

Lorenzo’yu, ana-babasının kendisine verdikleri isimle D. H. Lawrence’ı bir yeraltı canlısı olarak ele almamız gerekiyor. Daha doğrusu, bu saygın olmayan, zaten saygınlığı da daha pek çok şey gibi reddeden kişiyi, orayı da yeraltını da reddedeceğinden, öyle sanıyorum ki bir uyumsuz, hiçbir yersiz biri olarak düşünmeli. Lawrence, ana-mekânı, yerleşikliği tanımadığından uzun yolculuklara çıkıyor, hatta, yolculuğun olanaklarını kullanmayı da –ne olsa sanayi çılgınlığının olanaklarıdır bunlar– istemiyor pek. Belki bir süre kalacağı kente, ülkeye yürüyerek giriyor; dağların, upuzun ağaçların arasından geçerek. Bu, her şeyden önce, bana göre, D. H. Lawrence’ın çelişik, hastalıklı –bu nedenle sağlıklı– ruhunu kesin bir biçimde olumlayan bir eylem: Lawrence, Modern’e gösterilmiş bir tepkidir böylece. Kendi varlığı, yatıp kalktığı kır odalarından, ağaç gölgelerinden ayrılmaz. Bu nedenle bu kır evleriyle ağaçların sanayiye gösterdiği tepkidir Lorenzo. Sevginin ancak bu biçimde en azından kendi evreni içerisinde ayakta kalabileceğine inanmıştır. D. H. Lawrence’ın eleştirmenlere ve çevresindeki “entelektüel eşeklere” birer saçmalık, birer çelişki, bağışlanamaz birer çılgınlık gibi gelen sözlerinin, yazılarının altında bu yatar; dokunulmamış, hiçbir nedenle yerinden edilmemiş sevgiyi ya da nefreti benimser. Sözgelimi, belki gelmiş geçmiş en kararlı savaş karşıtıdır, üniformadan, kışladan, tüfekten ve bütün komutanlardan ölesiye nefret eder. Ama hayır, savaş karşıtı olmadığını da yazar: düşünceleriniz, idealleriniz için savaşırsınız, der. Bu nedenle Lawrence mekânsız ve yurtsuzdur, ama her anlamda böyle, entelektüeller arasına da girmemiş, büyük şehirlerde “var olma kaygısı” gütmemiştir.

En şaşırtıcı derslerden biri…

“Hıristiyan sevmeye cesaret edemez: Çünkü sevgi, Hıristiyan, demokrat ve modern olan şeyi, bireyi öldürür. Birey sevemez. Birey sevdiğinde saf birey olmaktan çıkar. Bu yüzden kendini toplamalı ve sevmeyi bırakmalıdır. Günümüzün en şaşırtıcı derslerinden biridir bu:

Yani birey, Hıristiyan, demokrat sevemez. Ya da severse bu sevgiyi geri almalıdır. Böyle söyler Lawrence. Onun vahyi budur. Uyumsuz Lawrence, işçi sınıfından bir baba ile eğitimli bir annenin oğludur. Annesinin isteği ile okumuştur gerçi ama okuldan da, öğretmenlerden de nefret etmiştir çok geçmeden ve Hıristiyanlığı da reddetmiştir. Ama sonunda reddettiği, öfkeyle geri çevirdiği her şey, eğer bu dünyada kurduğumuz toplumsal düzenden memnun değilsek, bakılırsa, zaten reddedilmesi kaçınılmaz olan şeylerdir. Gerçek sevgiye dayalı bir ilişkinin, birçok ilişkinin kurulabilmesi buna bağlıdır. Bütün bunların reddine bağlıdır. Ama Lorenzo yaşamı yadsımaz. Yaşamayı, sevmeyi, sevdiğine, sevdiklerine bağlılığı olumlar. Zaten bu olumlama içindir bütün ret.

Yüceltilmiş –daha doğrusu övülmüş, benimsenmiş– cinsellik de bu nedenledir. Salt cinsellik, bir aşkınlık hali olmalıdır. Çıplaklık ya da amaç edinilmiş cinsellik değildir, böylesinden nefret eder. Böylesini cinselliğin aşağılanması olarak görür. Cinselliğin aşağılanmasına duyduğu öfke, öbür bütün toplumsal saçmalıklara duyduğu öfkeden daha çoktur. Çünkü belki son kaledir, belki sonsuzca gereksinim duyacağımız bir kale. Böylece Uğurböceği’nin Kont Dionys’u için söyleyecek başka söz kalmamıştır. Burada, dışarıda yaratılan bu korkunç dünyayı, insanların yarattığı bu korkunç dünyayı yerle bir etmenin başka bir yolu kalmamıştır: Tanrı benim göğsüme çekici yerleştirdi. Küçük ebedi bir çekiç. Vur, vur, vur! İnsanın dünyasına vuruyor, vuruyor, vuruyor! Ve o çekiç çatlamanın ince sesini duyabiliyor. Çatlamanın ince sesi. Dinleyin! (…) Duyuyor musunuz? Evet? Ah, çok yaşayayım! Çok yaşayayım ki çekicim vursun ve vursun ve çatlaklar daha derine, derine gitsin. Ah, insanın dünyası! Ah, o haz, her kalp atışındaki tutku! Kalpten vur, tam vur, sağlam vur. Yıkmak için vur. Vur! Vur! İnsanın dünyasını yıkmak için.

Küçük bir ümit

Bu, açıkça, Lorenzo’nun sesidir. Çekiç onun çekicidir. D. H. Lawrence, romanlarında, kısalı uzunlu öykülerinde, bunların hemen hemen hepsinde kendi yaşamından yola çıkmıştır. Uğurböceği’nin Kont’u, askerlikten, eğitimden, sevgisiz evliliklerden ve sanayinin yarattığı başka her şeyden nefretle söz eder. Ama içinde çelişkiler de taşır. Ama sonuçta o bir tutkudur. Orada tutuklu ve bakıma muhtaç yaşadıkça elde edebileceği ne kalmıştır? Böyle bir tutuklu, sevgiyle yaklaştığı, dokunmak istediği kadını ancak onun ziyaretlerine bağlı kalarak görebilir. Leydi Daphne’nin ziyaretleri böylece yaşamsal önem taşır. Kafası karışmış bir Leydi Daphne, ömründe görüp göreceği belki de en acayip adam karşısında ne yapabilir? Bu, onun da çaresizliğidir. Kont Dionys, her şey eşini bulur, gelincikler bile, dedikte yine küçük de olsa bir ümit taşır. Sanayi sonrasının ümitleri iyice öldürülmemiş insanlarını temsil eder. Ve böylece bugün için fazla iyimser görünür bize.

D. H. Lawrence’ın şiirini –imgelerle yüklü düzyazısını– bir varlık biçimi olarak kabul etmek gerekir. Yani Lawrence odur, o yazı Lorenzo’nundur, ama Lorenzo da o yazınındır. Elbette yoğun emekle yazılmış bir yazıdır, ama bütünüyle içtenliklidir. Bu nedenle yapılmış şiirden çok yaşamın şiirini taşır üzerinde.

 

Cumhuriyet Kitap, sayı 1030, 12 Kasım 2009

Faruk Duman

 

 

    Copyright (C) 2009, Fedai Çakır