|
12/06/2009
Osman Şahin'in 'Bucaklar' adlı romanı, tam da
aşiretleri ulusça sorguladığımız bir zamana denk geldi. Şahin
romanında, çok yakınlaştığı ve sevdiği, aynı zamanda romanı ithaf
ettiği öğrencilerinden Adnan Bucak'ın ağzından, tüm aşiretin
tarihçesini anlatıyor
ASUMAN KAFAOĞLU (Arşivi)
Türkiyedeki aşiretleri ve nasıl işlediklerini anlamadan, bu
ülkenin siyasetini anlamanın imkânsız olduğunu yıllar önce öğrendik.
Yine de her katliamda şaşkına döndük. Geçen haftalarda tüm ülkeyi
sarsan düğün katliamının ardından ne kadar çok şeyi anlamadığımızı
fark ettik. Kan davalarının nesiller boyunca sürdüğünü, insanların
içlerindeki kini yeni nesillere nasıl damla damla akıttıklarını
anlamak için zorladık zihinlerimizi. Nasılını anlasak da,
mantığını mantığın işlemediği bir noktada biriktiği için kin
çözemeyeceğimiz bir denklem bulduk karşımızda.
Osman Şahinin Bucaklar adlı romanı, tam da aşiretleri ulusça
sorguladığımız bir zamana denk geldi. Osman Şahin, 1957de, 17
yaşında bir öğretmen olarak tayin olduğu Siverekte, Bucak
aşiretinden öğrencilerinin olduğu bir okulda çalışmış. Şahin
romanında, çok yakınlaştığı ve sevdiği, aynı zamanda romanı ithaf
ettiği öğrencilerinden Adnan Bucakın ağzından, tüm aşiretin
tarihçesini anlatıyor. Kendi deyişiyle, bir zamanlar tanıdığı ve
sevdiği bu köye vefa borcunu aradan elli yıl geçtikten sonra ödüyor.
Kan davalarında hep olduğu gibi, Bucak aşiretini besleyen kinin
kaynağı iki yüz yıl gerilere dayanıyor. Roman kahramanı ve aynı
zamanda anlatıcı Adnan Bucak, 1960larda iyice kızışan ve sonunda
yirmi dört kişinin katliamına neden olan kan davasını anlatıyor.
Anlatısı sıradan bir öyküleme değil, çünkü anlattığı kendi kan
davası. Türk romanında çok sık rastlamadığımız bir belgesel roman
örneği sunuyor Osman Şahin.
Belgesel roman, kurguda olabilecek yapısal özellikleri taşımasına
rağmen gerçeğe dayanan bir öykü anlatır. Şahinin bu romanı bana,
edebiyat tarihinin en bilinen -hatta ilk- belgesel romanı, Truman
Capotenin Soğukkanlılıkla eserini anımsattı. Capotenin ünlü
romanında olduğu gibi Osman Şahin de gerçekte yaşanmış hatta
kendisinin yakından tanıma fırsatı bulduğu insanların hikâyesini
anlatmış. Günümüzde romanlarda belli miktarda şiddet bulmaya alışkın
okur için bile gerçek olayların şiddeti her zaman kurgusal olandan
çok daha ağır gelir. Genelde okuduğumuz kitaplardan, romanlardan
kuşkusuz etkileniriz, güçlü anlatıma sahip olanlar bizde derin izler
bırakır ama anlatılan ne denli korkunç olsa da, bir kurgudur.
Sinemada yüzlerce ölü görmemize rağmen hiçbiri gerçekte göreceğimiz
bir cinayet kadar etkilemez bizi. Sanatın bir kurgu olduğu
bilinciyle yaklaştığımız için en büyük tragedyalar bile bir anlamda
eğlencedir, biliriz ki oyuncular sahneden indikten sonra evlerine
gidip yemeklerini yiyecek ve uyuyacaklar. Kurgunun bu rahatlığını,
belgesel romanda bulamayız. Tanıklıkların olabildiğince gerçeğe
yakın olması, anlatıcının bizzat olayların içinde olması, belgesel
romana ayrı bir boyut kazandırır. Tarih kitaplarında anlatılmayan
detaylar kurgusallaştırılmıştır, hayatın mucizevî görünen
rastlantıları bazen kurgudan da üstündür, ama tüm bunların ötesinde
belgesel romanda okuru asıl çarpan şey, gerçeğin şiddetidir.
Bir günde yedi hüseyin öldürüldü
Bucaklar çok kanlı bir geçmişi anlatıyor. Anlatıcının dedelerimin
dedesi dediği Hacı Ali Efendi, yıllar önce, aşiretiyle birlikte
Fırat nehri kıyısında Siverekin batısına yerleşir. Henüz düşmanları
yoktur. Küçük köylerinde üzüm bağları, dutluklar, bitek tarlaları
ile mutlu bir yaşama başlarlar. Sonraları bölgeye yapılan göçlerle
artan nüfus yüzünden köyün çevresine yeni mahalleler ve köyler
kurulur; ve bunun sonucunda ağalık düzenine geçilir. Böylece yıllar
sonra, ülkemizin her yanında kendilerinden söz ettirecek olan,
içinden paşalar, milletvekilleri, senatörler, yazarlar, hukukçular
çıkacak olan ünlü Bucak aşireti çıkmış ortaya.
Hacı Ali Efendi ile başlayan aşiret reisliği, oğlu Mehmedi Hacıya
geçer. hâlâ görünürde düşmanlık gerektirecek olay yoktur. Mehmedi
Hacı iyi ağalık yapar. Tek kusuru iyi bir ağa olması ve gün geçtikçe
güçlenmesidir. Güçlendikçe diğer aileler çekinmeye başlarlar ve
ağanın gücünü azaltmak için çalışmaya başlarlar: Bucak ailesinin
içine hile ve nifak sokmaya çalıştılar; ağacın kurdu kendisinden
olmalı ki, ağaç çürüsün, yıkılsın misali... Aslında işin garip yanı,
Fettahlılar ya da Helikanlar adıyla bilinen aşiretler de aynı soydan
gelirler. Düşmanlık duymalarını gerektirecek bir olay yaşanmamasına
rağmen, güç dengelerini elinde tutan Bucaklara karşı diş bilemeye
başlarlar. Sinsice kurulan tuzak sonunda Mehmedi Hacı ağayı
öldürürler. Bucak aşireti bu cinayet üzerine bütün güçlerini
birleştirir ve büyük bir saldırı gerçekleştirir: Atlarından
katırlarına, öküzlerinden ineklerine, koyunundan keçisine,
Helikanlara ait ne varsa yakıldı, yıkıldı, öldürüldü. Helikanlar da
ellerinden geldiğince karşılık verince, çarpışma bir gece, bir
gündüz sürdü. Sıkılan kurşunun, yanan barutun haddi hesabı olmadı.
Ölen insan sayısı iki yüzü aştı sözleriyle anlatılıyor bu katliam.
Tarihe bu katliam bir günde yedi Hüseyin öldürüldü diye geçiyor.
Ve işte böylece nesiller boyu, yüzden fazla yıl sürecek kan davası
başlamış olur.
Tahmin edileceği gibi Mehmedi Hacıdan sonra aşiretin başına
geçenler içinde eceliyle ölen pek olmaz. Oğlu Osman Paşa, torunu
Ömer Cudi Paşa, torununun oğlu Hacı Bey hep ölümün gölgesinde
yaşamlar sürerler. Aşiretin ağalığı hep babadan oğla geçer ta ki
Hacı Bey denilen, ailenin tek erkek evladı bir hiç yüzünden intihar
edene dek, bundan sonra kardeş çocukları ailenin yönetimini
devralırlar. Bu arada Osmanlı padişahlarıyla anlaşan Bucaklar,
Cumhuriyetin kurulmasından sonra devlet ve yönetim içinde rol
oynamaya başlarlar. Kürtçülükle suçlanıp sürgüne uğradıkları, ağır
işkence gördükleri de olur. Bu noktada bana ilginç gelen bir şey,
aşiret başlarının elde ettikleri politik gücü kendileri için
kullanmaları oldu. Bunu Osman Şahin birkaç kez romanda farklı
şekillerde dile getiriyor: devlet ve hükümet içinde çalışarak,
aşiretin çıkarlarını gözetmeye başladılar. Ülkeye ya da vatandaşa
hizmetten daha değerli olan aşirete hizmet, belki de siyasetteki
aşiretlerin gücünü anlamak için dikkatle bakılması gereken bir nokta.
Bucaklar romanında şaşırtıcı bulduğum bir başka şey de ağaların ne
denli inanılmaz bir güce sahip olduklarını görmek oldu. Onlardan söz
edilirken -sanki bir kral ya da imparator gibi- çevresi üzerine
mutlak hâkimiyete sahip insan portreleri çizilmesi, romana can
acıtıcı derecede doğruluk katıyor.
Romanda sadece Bucak aşireti değil, bir dönemin çok ünlü
kabadayıları, katilleri, eşkıyaları da anlatılıyor. Aşiretler çoğu
zaman, Ramazan Halil gibi gözü kara katilleri kullanıyorlar kan
davalarında. Bu ölüm makineleri olarak algılanacak karakterler yazar
tarafından çok gerçekçi ama bir o kadar da incelikli detaylarla
anlatılıyorlar. Romandaki bölümler barış dönemleri üzerine kurulu
olduğu halde, ateşkesler çok kısa sürüyor. Romanın başlarında sadece
atalarını anlatan birinin sesi olarak duyduğumuz Adnan Bucak,
romanın ortalarında tam bir kahraman olarak ortaya çıkıyor. Osman
Şahin onu babasının intikamını almak için amcasını öldüren Hamlete
benzetiyor, gerçekten de bir trajedi kahramanı olarak görünüyor
okura. Sonlardaki duygusal anlatı romana çok güzel bir tat veriyor.
Türk edebiyatında son yirmi yıldır yazılmış en büyük romanların
başında olarak gördüğüm Yaşar Kemalin Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
romanının başlığı gibi, Osman Şahinin anlattığı coğrafyada sürekli
kan akıyor. Bize ise bakmak ve umarım bir gün bunu durdurmak
kalıyor.
BUCAKLAR
Osman Şahin
Kavis Yayınları
2009
326 sayfa
19 TL. |